İnsan, ruhunu bir mahzene hapsetmiş; ellerine, maddeciliğin zincirini vurmuştur. Aklın saltanatını ilan ettiği bu çağda, herkes konuşuyor ama kimse birbirini duymuyor.
Arifin bilgeliğini terk ederek ve ihtişamın gürbüz esintisinden uzaklaşarak, hüznün paslı kapısını aralıyorum. Söz, anahtarını yitirdi. Artık incilerin hevesini kucaklayamam.
Arifin bilgeliğini terk ederek ve ihtişamın gürbüz esintisinden uzaklaşarak, hüznün paslı kapısını aralıyorum. Söz, anahtarını yitirdi. Artık incilerin hevesini kucaklayamam. Kandili söndü tutulmaların. Hal’in halvetini işitiyorum. Lakin yetişemem imdadına keşkelerin. Bu dar geçitten içeri, sığmaz sükût çığlıkları. Geçiyorum Niyaz’a âşık nergis kokularından ve terk ediyorum gülleri. Yüreğimi kanatsın Şevk’in dikenleri. Gönlüm ki, sükûta vurgun. Öylesine bir ezgi işitmiyorum: Yersiz, sebepsiz, kimsesiz…
Ey ilham üzerinden Aşk ile seslenen Sevgili, Hiç’in kimsesinden işit beni!
Mizanı hesapsız ve reçetesiz ilaçlardan bir söz… Bir söz, denizin mavisine özenen çakıl taşının özündeki firuze… Ve bir söz, söylemin ve söylevin sıhhatinden arınmış; kelimelerin yargısıyla sızlanan…
Bu karanlık dergâhta, mistik düşünceler ruhuma işliyor. Tekil kalabalıklardan çoğul yalnızlıklara; gönlümdeki sesle mutabık, hecelere sesleniyorum. Uzun yolculuklardan geriye, kısa vecizli yorgunluklar bıraktım. Yalnız tek hecede takılı kaldım. Hutbesi sönük minberin, hüznüne vuruldum. Ve şimdi, durgun yorgunluğumdan içeri, beş diken sancısı…
İnsan, ruhunu bir mahzene hapsetmiş; ellerine, maddeciliğin zincirini vurmuştur. Aklın saltanatını ilan ettiği bu çağda, herkes konuşuyor ama kimse birbirini duymuyor.
Sahil-i selamete kavuşacak mıyım? Bu soru, beni Aşk’ta var kılmaya yetiyor. Çünkü bu endişe, özlemidir kavuşmanın.
Her duruşun bir yansıması mevcuttur. Bu yansıma, kimilerine kişilik olur. Kişi, sevdiğinin haline özenir. Hal ise sirayet eder. Gölgesini kaybedip nisyanla kucaklaşanlar, yaşayan ölülerdir.