Direnişin Denizdeki Manifestosu

Direnişin Denizdeki Manifestosu Ramazan Musluoğlu

Yeryüzünün en kadîm mazlum diyarı, Gazze... Mesele sadece bir toprak parçası değil; bir haysiyet mücadelesi, bir bekâ dâvâsıdır. İşte bu çetin imtihan meydanında, Gazze’ye insani yardım ulaştırmak üzere yola çıkan Sumud Filosu, sadece bir gemi konvoyu değil, yerküredeki vicdan sahiplerinin ortak haykırışının, milli iradenin ve insan vicdanın somutlaşmış bir timsalidir. Filonun amacı, Gazze’ye insani yardım ulaştırmak, kuşatmayı ifşa etmek ve uluslararası hukuka dikkat çekmektir. Filonun en ağır yükü, adalet talebidir. Sumud, yalnızca bir yardım konvoyu değil; ümmetin izzetini ve insanlığın şerefini denizlere nakşeden bir fütühat seferidir.

Bu denli bir hârâbî ve mezâlim karşısında, ne yazık ki bazı kesimlerin sessizliğe büründüğünü görmek, kalpte derin yaralar açmaktadır. Kendini İslâm’a nispet eden, yüzbinlerce müntesibi olan cemaatlerimiz, derneklerimiz ve teşkilâtlarımızın, bu faciâ karşısındaki sükûtu hayret vericidir. Hani o meşhur Ehli Sünnet yolunun büyükleri, ki onların hizmetleri bâki olsun, neden seslerini yükseltmezler? Neden bu melânet karşısında tek vücut olamazlar? Onların asıl meselesi sadece kendi içlerindeki ihtilâflar veya teferruât mıdır? Biliriz ki, ehl-i kalb olanlar, ihlasla hizmet ederler. Ama bu denli büyük bir zulüm karşısında, fıkıh kitaplarındaki ince meselelerin tartışıldığı kadar, bu fâcianın dile getirilmemesi, feraset eksikliği değil midir? Ehli sünnet çizgisindeki kıymetli cemaatlerimizin ihtiyatlı davrandıklarını görmekteyiz. Lakin, onlara düşen, bu ihtiyatı bir an önce bir "seferberlik" ruhuna dönüştürmek değil de nedir?


Öte yandan, İslâm coğrafyasını sadece haritalardan ibaret sanan, ümmetin dertlerine kayıtsız kalan, hatta Filistin dâvâsını hamiyet-i İslâmiye'den öte, sadece bir "yabancı toprak" meselesi olarak gören, kökleri bu topraklara ait olmayan bir zihniyet vardır. Zira, "Gazze Türkiye'nin şehri değildir" diye fütursuzca konuşan, katliamı, çocukların ölümünü, açlığı görmezden gelen o malûl fikriyat, yüzyıllardır bu coğrafyayı yöneten, adaletiyle dünyaya hükmeden Şanlı Osmanlı'nın ruhundan ne kadar da uzaktır!

Bununla beraber "Gazze Türkiye'nin şehri değil" sözü, aslında bir zihniyetin ifşasıdır. Batıcı seküler kalıpların, İslam coğrafyasındaki her acıyı "uzak" ve "ilgisiz" addeden soğuk siyasetine bir örnektir. Oysa şanlı ecdadımız Osmanlı, cihanşümul anlayışıyla Kudüs'ü, Gazze'yi, Şam'ı sadece birer toprak parçası olarak değil, İslam ümmetinin birer aziz parçası olarak görmüş; fethettiği her karış toprağı imar etmiş, oraları bir "vatan" kılmıştır. Bugün "orası bize uzak" diyenler, acaba hangi tarihin ve hangi medeniyetin mirasçılarıdır?

Osmanlı siyaseti asla komşusunun derdine kayıtsız kalmamış, Kudüs’ü, Gazze’yi, Hicaz’ı kendi harem-i ismeti bilmiştir. Yavuz Sultan Selim Hân'ın Mısır seferi sonrası hilâfeti devralmasıyla, Hâdimü'l-Haremeyn unvanını alarak bu toprakları koruma şerefi asırlarca devam etmiştir. Peki, bugün Gazze'yi görmezden gelmek, o mukaddes emanete hıyanet değil midir? Onların dertleri sadece kendi dar çevreleri midir?

Bugün Batı'nın ve onların güdümündeki medyanın tek bir ağızdan Hamas'ı ve Gazze direnişini suçladığı 7 Ekim hadisesine gelince... Bu hadise, kuru kuruya bir suçlama ile geçiştirilebilecek bir olay değildir. 7 Ekim dediğiniz şey, yıllardır süren zulüm, abluka, gasp ve tecâvüze karşı patlayan öfke ve direnişin kaçınılmaz sonucudur. Dolayısıyla Hamas, gökten inmiş bir terör örgütü değildir. Hamas ki, yıllardır duvarlar arasına hapsedilmiş, en temel insan haklarından mahrum bırakılmış, evleri yıkılmış, tarlaları yakılmış, çocukları katledilmiş bir halkın içinden çıkan, meşrû direnişin adıdır.

2006'dan beri devam eden Gazze ablukası, 2.3 milyon insanın açık hava hapishanesinde tutulması demektir. Bu, uluslararası hukuka göre bir toplu cezalandırma ve insanlık suçudur. İnsanların ilaç, yiyecek, temiz su ve elektrikten mahrum bırakılması başlı başına bir katliamdır. 7 Ekim bir boşlukta meydana gelmemiştir. Ondan önce de yıllarca Mescid-i Aksâ'ya yapılan baskınlar, Kudüs'te evlerin gaspı, Batı Şeria'da yerleşim birimlerinin genişletilmesi, her an Gazze'ye yapılan hava saldırıları ve katliamlar mevcuttur. Hamas'ın eylemi, bu işgalci gücün on yıllardır süren şiddet döngüsünü kırmayı amaçlayan bir mukavemet eylemidir. İşgalci gücün her saldırısına sessiz kalan dünya, neden mazlumun ilk karşı koyuşunda feveran etmektedir?

Bu hakîkatlerin karşısında, 7 Ekim'i sadece bir terör eylemi olarak görenlerin, yıllardır süren sistematik zulmü ihmâl etmeleri, bâtıl bir vicdanın yansımasıdır. Bir saldırı değil, ezilmiş bir halkın haykırışıdır. Kalbinize sorunuz: Mazlumun feryadı mı suçtur, yoksa zulmün sessizliği mi? 

Zekice bir idrak ile bakıldığında, 7 Ekim, mukavemet çizgisinde ilerleyen Filistin halkının, zillet içinde yaşamayı reddettiğini, izzet-i nefislerini koruma uğruna her şeyi göze aldığını gösteren tarihî bir çığlıktır. Yılların birikmiş zulmüne karşı bir fırtınadır. Kim, evladı gözü önünde öldürülen, evine el konulan bir annenin, bir babanın intikam arzusunu yargılayabilir?
Her gün ölümle burun buruna yaşayan bir halktan, sadece çiçek atmasını beklemek, ancak tarihten ve insan psikolojisinden bihaber olmakla açıklanabilir. Onların bu eylemi, meşrû müdafaanın en çaresiz anında gerçekleşmiş bir hamledir.

Devletimizin bu süreçteki duruşu ise hassas bir dengededir. Her ne kadar halkın arzuladığı ölçüde keskin ve gözle görülür adımlar atılamadığı yönünde eleştiriler olsa da, devlet aklının nasıl çalıştığını, diplomatik arenada ne denli zorlu muhârebeler verildiğini bilmemiz gerekir. Lakin gönlümüzden şu sözlerde feragat etmek istemektedir: Sessizlik, bazen sorumluluk reddinin örtüsüdür; bazen de korkunun. Ancak tarih, hele ki bizim tarihimiz, suskunluğu onaylamaz. Zira, somut adımların azlığı da göz ardı edilemez. Osmanlı siyaseti bize öğretmiştir ki: Devlet, hem iç dengeleri korur, hem dışta izzetini muhafaza eder. Bir “denge politikası” izlenecek ise bu dengeyi gözetmek münasiptir.

Türkiye'nin uluslararası arenadaki arabuluculuk çabaları, insani yardımları, Birleşmiş Milletler gibi platformlarda Gazze dâvâsını dile getirişi, bir mü'minin yapması gereken asgari sorumluluklardır.

Sumud Filosu içerisinde yer alan, hayatlarını riske atarak Gazze'ye vefâ borcunu ödemek isteyen Türk gönüllüler, tarihimizin o şanlı ve kahraman ecdadının ruhunu taşımaktadırlar. Onlar, sadece Türk milletinin değil, bütün İslâm ümmetinin gönül eridir. Onların bu fedâkârlığı, hem bir cihâd-ı ekber hem de ihlâsın en güzel göstergesidir. Onlar, tarihin şahitliğinde, vicdanın sesini dinleyenlerdir. Bu noktada, Sumud Filosu'ndaki Türk kardeşlerimizi hususen anmak icap eder. Onlar, uluslararası sularda esir düşse de, fedakârlıklarıyla milletimizin izzetini yüceltmişlerdir. Onlar, Mavi Marmara'nın ruhunu taşımaktadır. Mavi Marmara şehitlerimizin mirasını, Sumud'la yaşatmaktadırlar. Ne mutlu onlara ki, ümmetin derdiyle dertlendiler, mazlumun yanında saf tuttular. Bu yiğitler ki, Endülüs'ten Filistin'e, mazlumu himaye eden Osmanlı'nın, fütühat ruhunu, bugüne taşıyanlardır.

Lâkin, bu büyük dâvâda, maalesef ki ümmetin içine sızmış, ifrat ve tefritin uçlarında dolaşan bazı malûl zümreler de vardır. Bir yanda, sadece kendi dar menheçlerini hakikat sanan, asıl gaye olan Gazze dâvâsından bihaber, hatta bazı mücâhid grupları dinden çıkmış sayacak kadar ferasetsiz olan, Selefî-Vahhâbî çizgideki o nevi şahsına münhasır cemaatçikler... Onların tekfir ve tecrit ile dolu fikriyatı, ümmetin birliğine en büyük zararı vermektedir. Kendi husûmetleriyle meşgul olmaktan, bu kudsî dâvânın hakkını veremezler. Onların akâid tartışmaları, bu zulmün gölgesinde bir lüzumsuzluktur.

Diğer yanda ise, sırf kemalist zihniyetin dayattığı seküler ve milliyetçi bir anlayışla, Filistin dâvâsını, Türk-İslâm sentezinden öte, sadece bir "Arap meselesi" olarak gören, kendi tarihlerindeki İslâmî haysiyeti inkâr eden bir güruh vardır. Onlar, ne Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın cihanşümûl adaletini, ne de II. Abdülhamid Hân'ın Kudüs'ü satmamak için verdiği mücâdeleyi idrak edebilirler. Onların dar kafesi, dünyayı sadece Anadolu coğrafyasıyla sınırlı görmektedir. Bu fikir sefaleti, bizi asıl kimliğimizden koparan bir zillettir.

Sumud Filosu, sadece bir yardım konvoyu değil, İslâm ümmetinin kalbindeki imânın ve direnişin denizlerdeki yankısıdır. Yaşanan onca mezâlim karşısında sessiz kalmak, vicdanı ve tarihi inkâr etmektir. 7 Ekim hadisesini, gasp ve zulmün kaçınılmaz bir neticesi olarak okumayanlar, ya cahildirler ya da zâlimin safında yer almışlardır. Bizim dâvâmız haktır, hakîkat ve adalet üzeredir.

Unutulmasın ki, küfrün tek bir millet olduğu bir zamanda, Müslümanların kendi aralarındaki teferruâtla meşgul olması, en büyük hata ve en büyük hıyanettir. Kudüs, Gazze ve Aksâ, bizim kıblegâhımızdır. Onları savunmak, imânın bir gereğidir. Bu hakîkat karşısında dona kalanlar, söyleyecek söz bulamayanlar, en büyük cevabı zaten kendi sükûtlarıyla vermiş olurlar.

Ya izzet içinde bir direniş, ya da zillet içinde bir teslimiyet. Üçüncü bir yol yoktur. Filistin halkı, dirilişin ve kıyâmın sembolüdür ve bu kutsal dâvâda onların yanında durmak: İnsan olmanın haysiyeti, müslüman olmanın şerefidir. Vesselam…


Ramazan Musluoglu

İkaz: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi yasaktır. Ancak kaynak gösterilmesi ve bu sayfaya doğrudan aktif bağlantı verilmesi şartıyla iktibas edilebilir. Eser sahibinin tayin ettiği usule bağlı kalmak suretiyle bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.


Paylaş:

Önerilen Yazılar
Bir Yolcunun Hürmeti Ramazan Musluoğlu Düşünce Yazıları
Bir Yolcunun Hürmeti
Sosyal Medya Zırvahanesi Ramazan Musluoğlu Düşünce Yazıları
Sosyal Medya Zırvahanesi
Kalbi Tedavinin Usulü Ramazan Musluoğlu Düşünce Yazıları
Kalbi Tedavinin Usulü